ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
ölüm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Kasım 2011 Cumartesi

İyilik - Kötülük (Hayır-Şer)

Bir karınca yuvasına tepeden bakıldığında her şey çok basit görünür. Bir grup mahluk doğal ortamlarında, en doğal halleriyle yaşıyorlar. Hayatlarını devam ettirmek için etrafta yiyecek namına ne varsa yuvalarına doğru sürüklüyorlar. Can çekişen başka böcekler buluyorlar bazen, ya da arada belki bir kaç tanesini kendileri avlıyorlar. Ama eninde sonunda hepsini yuvaya doğru çekiyorlar. Bizim açımızdan bakınca beyinlerinde bir kaç komut var: "Yemek bul", "Yaşayacak yer inşa et", "Üre". Karıncalar insanoğluyla herhangi bir bağ kurmadığı sürece onlarla ilgili düşüncelerimiz bundan öte gitmez, onlarda herhangi bir iyilik ya da kötülük görmeyiz. Fakat bu karınca türü bir hastalık taşısın, taşıdığı virüs insanların ölümüne sebebiyet versin, bu kötülük olarak kabul edilir. En azından sonuçları kötü olan hadisedir. Ya da ortamda ölümcül virüs taşıyan başka bir böcek türü olsun, ama karıncalar onlarla beslenerek hastalığın insanlara geçmesini engellesin; bunu da hayırlı, sonuçları iyi olan bir iş olarak görürüz.

Yapılan hayır-şer dercelendirmeleri tamamen insanla alakalıdır. İyilik her zaman yaşamı ve canlılığı çağrıştırır. Karıncalar zararlı böceği öldürür, hastalığın bize geçmesini engeller. Başka bir türün kötülüğü bize iyilik olur. Zararlı böceğin bize hastalık bulaştırması ise kötülüktür, bir insanın ötekini öldürmesi ya da bir tiranın bir çok insanı sefalet içinde bırakması da kötlüktür. Bu olayların hepsi ölümle bağlantılıdır.

Kötülük, insana daimi yokoluşunu hatırlatan olayların ortak adıdır ve bu kavramın yaratıcı olan insanoğluna hastır. Tahayyül edebileceğimiz en büyük kötülük; tüm insanlığın yok oluşu gerçekleşse, bu ne karıncaların ne de -eğer varsa- uzak yıldız sistemlerindeki başka canlıların umrunda olurdu. Var sayalım, uzak sistemlerde bizden daha zeki canlılar var ve bir süredir bizi gözlüyorlar. Aynı bizim karıncalar hakkında düşündüğümüz gibi; (son 5000 yıldır) tüm yaptığımız savaşların, katliamların, doğaya yönelik tahribatın doğamızın bir parçası olduğunu düşüneceklerdir. Bu dünyada kumda debelenen karıncalardan pek farkımız yok. Yuvalarımıza neleri sürüklediğimiz sadece bizim umrumuzda.

Kötülük, ölümün hayatlarımıza düşen gölgesidir. Aslı varken kullanımı gereksiz olan bir kavramdır.

23 Nisan 2011 Cumartesi

Travma ve Anksiyete

Travma çok sık kullanılan bir kelime. Ben de bazen kullanıyorum. Üstünde taşıdığından daha derin bir anlam içerdiğini düşündüğümden bu kelimeyi bir kaç farklı yerde araştırdım. National Institute of Mental Health’te bulduğum tanıma göre travma ikiye ayrılıyor: fiziksel ve mental travma. Fiziksel travma, vücudu tehdit eden bir etkiye karşılık vücudun verdiği cevap anlamına gelirken, mental travma biraz daha karmaşık görünse de aynı kapıya çıkıyor: insan aklının mental zarara verdiği cevap. Wikipedia’da psikolojik travma şeklinde geçen durum “insanın ruh sağlığına zarar veren olay” diye geçiyor. Ekşi Sözlükte ise “ruhsal / fiziksel örselenme ve etkileri” denmiş.

Tabi bu derece önemli bir husus hakkında böyle sade ve resmi tanımlar her şeyi sıkıcı, siyah-beyaz bir hale sokuyor ve çok şey ifade etmiyor. Benim için de etmiyordu, ta ki köşede sessizce duran bir anıyı farketmeme kadar. İnsan, olayları tazeliğiyle bir kalıba sokamıyor. Hele bir de yaşınız küçükse haliyle anlam verilmesi çok zor oluyor. Orada karanlıkta duran paramparça bir otomobil aslında hayatınızın büyük bir bölümünün nasıl bir ortamda geçtiğini ve bunun hiç normal olmadığını yıllar sonra tesadüfen belli edebiliyor.

6 yaşımdayken dayım bir trafik kazasında öldü. Kamyonla çarpışan lacivert otomobili paramparça olmuştu. Yaşımdan dolayı ben olayların pek farkına varamadım. Ama aile içinde, dayımın çok genç olmasından dolayı olayın etkisi çok ağırdı. Hayal meyal çok fazla insanın dedemlerin evinde ağıtlar yaktığını hatırlıyorum. Olay çok acı olsa da belirli bir süre geçtikten sonra herkes mecburen kendi işinin başına döndü. Biz de ailecek kendi hayatımıza döndük.

Babam altı gün çalışıp Pazar günleri tatil yapıyordu. Ben okula yeni başlamıştım, kardeşimin başlamasına daha 2 yıl vardı. Annem ise her Cumartesi –daha önceden de olduğu gibi- kardeşimle beni alıp 20 km uzaktaki anneannem ve dedemin ziyarete gidiyordu. Bu yarım saatlik yolculuk, küçük kardeşim ve benim için çok keyifli olurdu. Etrafı izler kendi kendimize oyunlar uydurur, gülüşürdük. Hatta yolun bir kısmında, altından geçtiğimiz viyadük için bir şarkı bile yazmıştık. Dolmuşun gittiği yolun bir tarafı denize bakardı, diğer tarafının büyük bir bölümünde askeri alan vardı. ama kimi zaman apartımanlar, müstakil evlerle kaplıydı. bazı alanlar da boştu. kimi yabani otlarla, kimi de düz kumla ya da lağım sularıyla oluşan çamurla kaplıydı. O boş alanlardan birini belediye, çok yakından tanıdığımız, hurdaya dönüşmüş lacivert bir araba ile doldurmuştu. Bu bana hep doğal gelmişti nedense. Sanki koca şehirde tek araba kaza yapmıştı da, onu da kullanılmaz duruma gelen araçların daimi yeri olan bu boş arsaya atıvermişlerdi. O arabanın orada durmaması gerektiğini ne ben düşündüm ne de annem düşündü. Biz her haftasonu dayımın paramparça olmuş arabasını bir giderken bir dönerken gördük. Annem her haftasonu o trafik kazasını tekrar yaşadı, her haftasonu yaptığımız yolcuğun o kilometresinde annemin gözleri yaşla doldu. Küçük kardeşim yaşından dolayı idrak edemedi belki ama, ben o yolculuklarda ölmenin sadece filmlerde yere düşmek olmadığını öğrendim. Her haftasonu olayın vehametini daha çok kavramaya başladım, bunun üstüne o kadar düşündüm ki etkisinden kurtulamadım. kabuslar ve huzursuz uykular beni yıllar içinde ölümle takıntılı hale getirirken, annemi de panik atakla tanıştırdı.

fiziğin temel yasalarında olduğu gibi, aklın da kendine has bir etki-tepki mekanizması vardır. maruz kaldığımız kimi elim olayları, getirdiği acılar nedeniyle gözardı etmeye çalışmak ancak ileride oluşacak tepkileri hafızasız bir halde karşılamamıza yol açar. belki bu yüzden anksiyete kontrol edilebildiği ölçüde yararlıdır. çünkü ancak kendimizi bilirsek hayata tutunuruz ve ancak bu şekilde güçlü oluruz.

10 Mart 2011 Perşembe

24. yüzyıldan mektuplar: Son Ölümsüzün Mektubu

14 Kasım 2394

Ölümsüzlük. İnsanoğlunun en büyük -belki de tek fantezisi ve en büyük korkusu. Tanrılığa ulaşmak için atılan en büyük adım. Tanrı'yı öldüren adım. Bir yandan en büyük istek, diğer yandan en büyük korku, en büyük kötülük. İsteklerini gerçekleştirmek için yaşam süresini kısıtlı gören insan, bu ayrıcalığı edindiğinde hayatın anlamsızlığını kabullenemiyor. Hayata dair büyük amaçların imkansızlığı -yeni dönem filozoflarının türümüzün kötülüğünü kabullenmesiyle ütopyaları da etkiledi. İyilik ve güzellikler unutulurken yıkım ve boyun eğdirmek yeni ütopyalar oldu, yararcılık ise hayatları yönlendiren en büyük felsefe. Amaçsızlık insanoğlunu zahiri bir uygarlaşma sürecine sokuyor. Amaçlar gerçekleştiğinde yeni amaçların oluşmasından önce düzeni sağlamak adına uygarlaşıyoruz. Yeni amaçlar ise yeni yıkımları getiriyor. 1000 yıl önce Dünya içinde yeni dünyalar keşfederken belli ki çok ilkeldik, tüm yıkımlar ilkelliğin sonucu olarak düşünüldü. Evren içindeki yeni dünyaların keşfedilmesi ise daha büyük yıkımları getirdi. O zaman durumun ilkellik ile ilgili olmadığı anlaşıldı. Bu türümüzün bir gerçeği. Kötülük bizim içimizde. İçimizdeki bu kötülüğün farkında olan biz ölümsüzler saflığı ve iyiliği sadece tahayyül edebildik. Bu karmaşa ve yıkımın içinde bizler hayatı ve ölümü düşündük. Varlık ve yokluk adına sonsuz günlerimizi düşünceler içinde geçirdik ve sonsuz hayatlarımızı sonsuz umutsuzluk içinde geçirmemizi sağlayacak bazı elim gerçekler üzerinde uzlaştık. Ölümün ve kayboluşun gerçekliğini ancak idrak eden insanoğlunu varlığıyla yüzleştirmenin ne büyük bir korku yaratacığını kimse tahmin edemezdi. Varlığın korkunç gerçekliğiyle yüzleşenler teker teker gerçeklikle bağlarını kopardılar. Acınası durumları, ölümlüler tarafından anlaşılmazken, filozoflar klasik felsefenin çöküşünü kaygıyla izlediler.

Doğamız tezatlarla dolu, birbirine uzak olan ya da karşıt kavramların arasındaki boşluk bir anda bulanıklaşabiliyor, bir oluyorlar. Bilinmeyenden korkuyor, bilinmeyeni arzuluyoruz. Korktuğumuz şeylerin kötülük getireceğini bile bile onu istiyoruz. Ölmek için doğduk, ölmemek için yaşıyoruz. Önce doğaya hükmeden biz insanoğlu, daha sonra doğa kavramını genişletip üst doğalara hükmediyor, teknolojimizle hayatın doğasını değiştiriyor, onu sonsuz kılıyoruz. Ölüme çare buluyoruz, bir anlamda ölümsüz oluyoruz; kalıyor geriye tek büyük fantezi, tek büyük korku. Ölüm.

26 kasım 2009

Görünmez Ölü Duvar

kayalıklar düşledim, tepedeki gri sonsuza uzanan,
hiç biryerden başlayıp her yere dayanan,
biraz biraz yükselip hiç alçalmayan.
kayalıklar buz gibi, zaman da donmuş burada
soğuk yüzler var bir de ifadesiz,
ama donduğundan değil.

* * *

oluklar düşledim -kayaların soğuk yüzlerinde
merak uyandıran bir karanlığa açılan.
oyukların sahibi bilinçsiz kanlı eller
oyduğu kanlı gözlerle yanyana
rehbersiz sürüklenir bu çılgın karanlıkta.
ne uzakta parlayan bir yıldız,
ne de tükenmez arzuların sonu gelmez bekleyişi
ve merakla karışık korku
karanlık delilikle aşılmış

* * *

sorular düşledim, gerçeklerin karanlığına dalan
anlamsızlığa anlam katarken çabaları anlamsızlaştıran.
tabiatındandır, sorular cevaplandıkça artar
delilik olur baki kalan
görünmez ölü bir duvar bekler sonda
yüzler yorgun ve ifadesiz çoğu zaman.

* * *

yüzler düşledim, karanlığa aldırmayan
karanlığın zifrinde kaybolan.
yüzler beş yüz milyon yılın izini taşıyorlar
karanlığa karşı cahil ve hala soğuklar
en az ilk günkü kadar soğuklar
ve hala unutulmayı sindiremiyorlar.
soğudukça üşümüyorlar.
teker teker kayboluyor,
unutuldukça buz kesiyorlar.

2 nisan 2010