nereden başlayacağımı bilmiyorum. tüm bu karmaşa, olayların anlamlarındaki kaymalar, düşüncemin geçtigi yolları tarumar etti. cevapları bulmayı geçtim, soruları - hatta ilk baştaki tek soruyu bile unuttum. tüm düşünceleri toparlamaya çalıştığımda ya da dışarıdan bir bakış elde etmek istediğimde dağılmaz bir gürültünün ortasinda buluyorum kendimi. dahası da var; sabırsiz bir şekilde söz almaya çalışan birinin gerginliği içindeyim, halbuki sözü kendi aklımdan alacağım. aklım o yola girdigimde düşünmeme izin vermiyor. gürültünün aktörleri ağız dolusu bağırışlarina başladiklarında ben o en büyük korkuyu duyuyorum. tek kontrol edebildigim seyden uzaklaştırılıyorum. "kontrol etmek" bunun anlamını sorguluyorum. gürültü tekrar başlıyor. bundan kaçışım ve kendimi öldürmeye cesaretim yok. yoruldum. biraz rahatlamam lazım. bir bardak su iyi gelir herhalde.
biraz aklımı temizleyip, üzerimdeki kıyafetleri çıkarıp, çek-yata uzanmalıyım. muhtemelen uyuyamam, ama en azindan sabitlesirim. hayır, hayır sabitlesmek iyi degil. vücut hareketsiz kalırsa, akıl da basibos kalır ve kendi çizdigi yolda düsünce örüntüsünü kurar ve ben yine o berbat gürültünün ortasında bulurum kendimi. hayir, bu kesinlikle olmaz. en azından soruları bulmalıyım. herseye en baştan başlamalıyım. aklımı kontrol edemiyordum. evet en son buradaydım. "kontrol etmek" kitaplıktaki dev sözlükten bunun anlamına bakarak başlayabilirim. sanırım doğru yoldayım: önce sorunu bir cümleyle açıkladım, içindeki anahtar kelimeyi buldum ve şimdi de onu özüne iniyorum. üç anlami var: birincisi denetlemek, ikincisi yoklamak ve gözden geçirmek, üçüncüsü de egemenliği altında bulundurmak.
bu düsündüğümden çok daha zor olacak. her şey tek parça başlayıp kendinden küçük parçalara ayrılıyor - o küçük parçalar sıfatlarinin anlamini ancak göreceli olarak taşıyabilirler - o parçalar da parçalanıyor. böylece, tek bir parça kendinden küçük sonsuz parçayı yaratabiliyor. bunun dogasina yabancı değilim. genel bir olgu olarak bu doğaya hiç yabancı degilim. aklimdaki karmaşa tek bir soruyla başladi. o tek sorunun cevabını ararken, yüzlerce soru sordum ve hiç bir cevap bulamadım. her soru başka bir soruyu tetikledi. her soru göreceli olarak kendinden daha küçük alt sorulara ayrıldı. ben de bu ağaçsı yapının içinde kayboldum. gürültü de ilk basta tekti. büyük bir parçaydi, geldigi zaman gitmeyi biliyordu. ama sorular arttıkça gürültü parçalandi. o kadar çok soru sordum ki, gürültünün küçük sinir bozucu parçalarının gitmesiyle gelmesi bir oluyordu. kendimi tebrik etmeliyim. aklımdaki devasa gürültüyü daha içinden çıkılmaz bir hale getirmeyi başardım.
22 ağustos 2010
10 Mart 2011 Perşembe
Görünmez Ölü Duvar
kayalıklar düşledim, tepedeki gri sonsuza uzanan,
hiç biryerden başlayıp her yere dayanan,
biraz biraz yükselip hiç alçalmayan.
kayalıklar buz gibi, zaman da donmuş burada
soğuk yüzler var bir de ifadesiz,
ama donduğundan değil.
* * *
oluklar düşledim -kayaların soğuk yüzlerinde
merak uyandıran bir karanlığa açılan.
oyukların sahibi bilinçsiz kanlı eller
oyduğu kanlı gözlerle yanyana
rehbersiz sürüklenir bu çılgın karanlıkta.
ne uzakta parlayan bir yıldız,
ne de tükenmez arzuların sonu gelmez bekleyişi
ve merakla karışık korku
karanlık delilikle aşılmış
* * *
sorular düşledim, gerçeklerin karanlığına dalan
anlamsızlığa anlam katarken çabaları anlamsızlaştıran.
tabiatındandır, sorular cevaplandıkça artar
delilik olur baki kalan
görünmez ölü bir duvar bekler sonda
yüzler yorgun ve ifadesiz çoğu zaman.
* * *
yüzler düşledim, karanlığa aldırmayan
karanlığın zifrinde kaybolan.
yüzler beş yüz milyon yılın izini taşıyorlar
karanlığa karşı cahil ve hala soğuklar
en az ilk günkü kadar soğuklar
ve hala unutulmayı sindiremiyorlar.
soğudukça üşümüyorlar.
teker teker kayboluyor,
unutuldukça buz kesiyorlar.
2 nisan 2010
hiç biryerden başlayıp her yere dayanan,
biraz biraz yükselip hiç alçalmayan.
kayalıklar buz gibi, zaman da donmuş burada
soğuk yüzler var bir de ifadesiz,
ama donduğundan değil.
* * *
oluklar düşledim -kayaların soğuk yüzlerinde
merak uyandıran bir karanlığa açılan.
oyukların sahibi bilinçsiz kanlı eller
oyduğu kanlı gözlerle yanyana
rehbersiz sürüklenir bu çılgın karanlıkta.
ne uzakta parlayan bir yıldız,
ne de tükenmez arzuların sonu gelmez bekleyişi
ve merakla karışık korku
karanlık delilikle aşılmış
* * *
sorular düşledim, gerçeklerin karanlığına dalan
anlamsızlığa anlam katarken çabaları anlamsızlaştıran.
tabiatındandır, sorular cevaplandıkça artar
delilik olur baki kalan
görünmez ölü bir duvar bekler sonda
yüzler yorgun ve ifadesiz çoğu zaman.
* * *
yüzler düşledim, karanlığa aldırmayan
karanlığın zifrinde kaybolan.
yüzler beş yüz milyon yılın izini taşıyorlar
karanlığa karşı cahil ve hala soğuklar
en az ilk günkü kadar soğuklar
ve hala unutulmayı sindiremiyorlar.
soğudukça üşümüyorlar.
teker teker kayboluyor,
unutuldukça buz kesiyorlar.
2 nisan 2010
Müntehirin Masasındaki Mektup
Bu yazıyı, maruz kaldığım korkunç gerçekliğin beni içine soktuğu bu delilikten arda kalan sağduyu kırıntıları sayesinde yazabiliyorum. Bir önceki gece karşılaştığım olaylar bildiğim her şeyin anlamını bir anda yok etti. Soğukkanlılığım, rasyonel düşünce tarzım, hiç bir şey olanları hakkını vererek açıklamaya yetmeyecek. Fakat bu içinde bulunduğum buhranda, bu çaresizlik deryasında bir şeyden eminim. O bildiğim tek şey; olayların, evrenin, etraftaki her şeyin ve zavallı insanlığın hakkında ne biliyorsak, bunların aklı yerinden oynatacak derecede yanlış olduğudur. Her ne kadar bu gerçeklerle ölmem gerekse de insani içgüdülerimden dolayı az sonra içeceğim nörotoksik zehire rağmen, o korkunç tecrübeleri yazdığım bu mektup ile sonsuza dek yaşatacağım. Okuyucu, şunu anlamalısın ki bu bir intihar mektubundan daha öte bir şey, bir vasiyet, altından kalkabilecek olan için bir vazife. Burada anlatacaklarım benim sefil bedenimin çürümesinden daha büyük yıkımlara yol açacak. Bu yazıyı gözardı etmek ise cehaletten doğan mutluluğu ebedi kılacak. Eğer bu yazıyı okuyacak metanete sahip değilsen lütfen bu mektubu yok etme, gerçeklerin vahametine katlanabilecek birine ver.
Beni ölüme iten bahsettiğim vahim olaylar önceki gece dört sularında meydana geldi. Karanlığın, yaşayanları evlerine hapsettiği o soğuk gecede her zamanki yürüyüşlerimden birine çıkmıştım. Üç yıldır yaptığım gibi hızlıca yirmi dört basamaklı merdivenleri çıkacaktım. oradan soldaki parka nazaran daha az canlı olan sağ taraftaki rasathane sokağındaki eski kilisenin önünden geçecek, etrafı yabani otlarla çevrili o dar yokuştan inecek, sol tarafta tabelasındaki dört harfi eksik olduğundan ismini bilmediğim sokaktan yaklaşık yüz metre ilerleyerek türbeyi ve bitişiğindeki camiyi geçip heykelin bulunduğu meydana, ardından da deniz kıyısına ulaşacaktım. orada her zaman üstünde dikildiğim bazalt taştan tüm açılardan denizi gözleyip, sanki olağandışı bir şey bekliyormuşçasına dikkatle bakacaktım. Ardından başka bir yoldan, eski balık pazarının önünden çürümüş balık kokusu ve sabah ezanı eşliğinde geçip iki yüz metre ilerideki fırından ihtiyaçlarımı alıp 805 sokaktaki başlangıç noktama, bodrum katındaki evime ulaşacaktım.
O gece de aynı gaye ile çıktım yoluma. Şehrin yoğun ışığına rağmen yıldızlar garip bir şekilde parlıyordu. Öncesinde astronomik ya da jeolojik bir olayın eşiğinde olduğumuzu düşünsem de bu konularda çok yetkin olmadığımdan bu düşünceyi kafamdan attım, gökyüzüne bakmaktan vazgeçerek yoluma devam ettim. Yıldızlara dikkat ederken merdivenleri hızlı çıkma alışkanlığımı ve basamakları sayma takıntımı terkettiğimi geç de olsa farketmiştim. Birden midemde, o alışık olduğum endişeli bulantıyı hissettim. Her zamanki gibi yersiz kuruntulara kapıldığımı düşünerek şüphelerimi çürütmek için gökyüzüne tekrar bakmaya karar verdim. O anda, daha önce hiç yaşamadığım, tanımlara sığdıramayacağım bir deja vu hissini yaşadım ve ardından bir kez daha. Öncesinde tüm insanlığın bilinçaltına sahipmişçesine yaşadım bu hissi, ardından da bu his hakkında düşünürken tekrar kapıldım bu duyguya. Merakla karışık korku ile doğruldum, tetikte ve ürkek bir şekilde kendimi yola devam etmeye zorladım. Üç yıldır kendimi ait hissettiğim karanlık sokaklarım bu gece bana yabancı gibiydi...
21 mart 2010
Beni ölüme iten bahsettiğim vahim olaylar önceki gece dört sularında meydana geldi. Karanlığın, yaşayanları evlerine hapsettiği o soğuk gecede her zamanki yürüyüşlerimden birine çıkmıştım. Üç yıldır yaptığım gibi hızlıca yirmi dört basamaklı merdivenleri çıkacaktım. oradan soldaki parka nazaran daha az canlı olan sağ taraftaki rasathane sokağındaki eski kilisenin önünden geçecek, etrafı yabani otlarla çevrili o dar yokuştan inecek, sol tarafta tabelasındaki dört harfi eksik olduğundan ismini bilmediğim sokaktan yaklaşık yüz metre ilerleyerek türbeyi ve bitişiğindeki camiyi geçip heykelin bulunduğu meydana, ardından da deniz kıyısına ulaşacaktım. orada her zaman üstünde dikildiğim bazalt taştan tüm açılardan denizi gözleyip, sanki olağandışı bir şey bekliyormuşçasına dikkatle bakacaktım. Ardından başka bir yoldan, eski balık pazarının önünden çürümüş balık kokusu ve sabah ezanı eşliğinde geçip iki yüz metre ilerideki fırından ihtiyaçlarımı alıp 805 sokaktaki başlangıç noktama, bodrum katındaki evime ulaşacaktım.
O gece de aynı gaye ile çıktım yoluma. Şehrin yoğun ışığına rağmen yıldızlar garip bir şekilde parlıyordu. Öncesinde astronomik ya da jeolojik bir olayın eşiğinde olduğumuzu düşünsem de bu konularda çok yetkin olmadığımdan bu düşünceyi kafamdan attım, gökyüzüne bakmaktan vazgeçerek yoluma devam ettim. Yıldızlara dikkat ederken merdivenleri hızlı çıkma alışkanlığımı ve basamakları sayma takıntımı terkettiğimi geç de olsa farketmiştim. Birden midemde, o alışık olduğum endişeli bulantıyı hissettim. Her zamanki gibi yersiz kuruntulara kapıldığımı düşünerek şüphelerimi çürütmek için gökyüzüne tekrar bakmaya karar verdim. O anda, daha önce hiç yaşamadığım, tanımlara sığdıramayacağım bir deja vu hissini yaşadım ve ardından bir kez daha. Öncesinde tüm insanlığın bilinçaltına sahipmişçesine yaşadım bu hissi, ardından da bu his hakkında düşünürken tekrar kapıldım bu duyguya. Merakla karışık korku ile doğruldum, tetikte ve ürkek bir şekilde kendimi yola devam etmeye zorladım. Üç yıldır kendimi ait hissettiğim karanlık sokaklarım bu gece bana yabancı gibiydi...
21 mart 2010
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)